Yirmi bir yıl önce onu "Leyla" şarkısı ile tanımıştık. 1975 yılında İzmir’de dünyaya gelen Kıbrıs Gazisi bir babanın iki oğlundan biri olan Çağdaş Suseven’den bahsediyorum.

Çağdaş Suseven annesi Nilgün Suseven ve babası Ali Suseven'le...

Çağdaş Suseven, kardeşi Uygar Suseven, yeğeni ve oğlu Yegah'la...

Sanat camiasında örnek bir baba olan Çağdaş Suseven'le, Babalar Günü için özel bir söyleşi yaptık.

Çağdaş Suseven kimdir? Şimdilerde neler yapıyor. İşte tüm ayrıntıları ile Çağdaş Suseven'in hayatı...

Çağdaş Suseven Onur Akay'la...

Liseden sonra Ege Üniversitesi Devlet Türk Musikisi Konservatuarı Ses Eğitimi bölümünü kazanan Çağdaş, iki sene okuduktan sonra başta albüm projesi olmak üzere, aklındaki tüm projelerini gerçekleştirmek için İstanbul’a yerleşmeye karar verir. İTÜ Devlet Konservatuarına yatay geçiş yapan Çağdaş, henüz 19 yaşındayken bir elinde bavul, bir elimde tanburu ile tek başına gelir bu şehre...

Saygılı duruşu ve eğitimi ile kısa sürede dikkat çeken Çağdaş, efsane sanatçılar Sevim Tuna ve Behiye Aksoy’a vokal yapmaya başlar. Bir vesile ile dönemin en büyük müzisyenleri Halil Karaduman ve Muzaffer Özpınar Çağdaş’ın sesini dinler ve hemen ona dönemim en büyük plak şirketlerinden biri olan Raks’la albüm sözleşmesi imzalatırlar. Jetonlu bir kulübeden ağlayarak annesini arayan Çağdaş “Başardım anne!” der. Raks firması, Çağdaş’ın yaşının küçük olması sebebiyle tecrübelerinin artması ve gelişmesi için, önce onu Emel Sayın ve Bülent Ersoy’a vokal yapar. İstanbul’a gelişinin ilk altı ayında büyük sanatçılarla çalışmaya ve para kazanmaya başlayan Çağdaş’ı, Emel Sayın her programında sahneye çıkarıp, “Gelecekte çok önemli bir yıldız olacak.” diye lanse eder. Bülent Ersoy’a ise hem televizyon programlarında hem de birçok konserinde kendisine vokal yapan Çağdaş’ı, Paris’teki Olimpia konserine bile götürür. Fakat Raks firması vaat ettiği albümü bir türlü çıkmayınca oradan ayrılır.

Yıl, 1999…

Konservatuardan mezun olur ve başka bir firma ile albüm anlaşmasını yapar. Çalışmaya başladığı Halil Karaduman ise ona yıllardır okuyacak erkek solist bulamadığı için beklettiği “Leyla” şarkısını verir, “Bu senin çıkışın olacak.” der ve öyle de olur.

Birçok konsere ve televizyon programına çıkarak adından bahsettiren Çağdaş, şöhreti yakalar ama hemen sonrasında askerlik vazifesi geldiği için piyasadan kopar. Dönüşümde her şeye en baştan başlar ve ikinci albümünü beş sene sonra çıkarabilir. Ama o albümle de Kral TV Müzik Ödülü’nü kazanır. Askerlik dönüşü evlenerek daha mazbut bir aile hayatını seçen Çağdaş baba olur. Dünyaya gelen oğlu Yegah’la magazinden ve gündemden uzak bir yaşamı tercih eder.

Zaman içinde müzik öğretmenliği ve koro şefliği de yapan sanatçı, musikimize büyük hizmetler vermeye başlar ve 3. OnurAkayMedya Yılın Ödülleri’nde jüri, Çağdaş Suseven'e Yılın Türk Sanat Müziği Sanatçısı Ödülü’nü layık görür.

İmajı ise öyle bir değişir ki, kendisini sosyal medyada Cihan Ünal'a benzetmeye başlarlar...

Uzun süredir imajının böyle olduğunu ancak, geçtiğimiz senlerde elektrik çarpması sonucu yüzünün ve vücudunun yandığını, hastanede geçirdiği tedavi süreci sonrası iyileştiğini anlatır...



Yirmi sene sonra ise kendi yorumu ile Türkiye’ye sevdirdiği Leyla’yı tekrar okumak ister ama şarkının söz yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın varislerinden izin alamaz ve şarkının sözleri değişir...

Geçtiğimiz günlerde kendisi ile telefonda konuştuğumda, bana pandemi yasakları nedeni ile sahneye çıkamadığından dolayı maddi sorunlar yaşadığını ve motokuryeliğe başlayacağını söyler.

Ancak evlendiğini bana söylemez!

Sadece bana değil kimseye söylemez...

Çağdaş'ın ilk eşini de çok fazla görmedik, ikinci eşini ise henüz hiç kimse görmedi. Ama benim araştırmalarımla öğrendiğim bir konu daha var. Çağdaş Suseven'in "Bile Bile" klibinde ilk eşi oynamıştı ve "Son Bestem" isimli son klibinde ise şimdiki ikinci eşi oynadı.

Çağdaş Suseven ilk eşi ile...

Çağdaş Suseven yeni evlendiği ikinci eşi ile...

Bu konu hakkında kendisi ile röportaj yapmak için hazırlanırken, yirmi bir yıl sonra Çağdaş Suseven’in gizlice ikinci evliliğini yaptığını ise başka bir kaynaktan öğrenerek kendisine sordum ve doğruladı. Nikah fotoğraflarından da istedim ancak ikinci eşi basında görünmek istemediğinden alamadım. Ama klipte rol aldıkları için hem ilk eşi oğlunun annesinin, hem de yeni eşinin fotoğraflarını siz okuyucularımız için yayınladım. O da Çağdaş'a ve eşine sürpriz olacak...

İşte o söyleşimiz:

Sevgili Çağdaş, seninle ilgili hayranlarını da mutlu edecek bir duyum aldım. Evlendiğin doğru mu?

Efendim ben ilk çıktığım yıllardan beri özel hayatımla değil sanatımla gündemde kalmaya gayret ettiysem de magazin olmadan bu iş olmuyor elbette. Yıllarca magazin sayfalarında alışılagelmiş Türk sanat müziği erkek solistlerinden biraz farklı olarak bazen çapkın, bazen gece hayatına düşkün gibi bir takım haberlerim yer almıştı, eski mankenlerle ismim yazılıp çizilmişti, hatta o yılların gazete ve dergi kupürlerini hala hatıra olarak saklarım. Tabii hayat hep aynı şekilde devam etmiyor, sadece sahneye ağırlık vermek ve de bu janjanlı hayattan uzak kalmak tercihinde bulundum, çok da iyi ettiğimi düşünüyorum. İlk evliliğimden Yegah isminde bir oğlum var. Şu anda 18 yaşında ve üniversite sınavına hazırlanıyor. Tüm emelim onun başarılı olması ve de sevdiği bir bölümde öğrenim görmesi. Pandemi döneminin başladığı günlerde Son Bestem isimli çalışmamı henüz yeni çıkarmışken gerçekten sürpriz denecek bir karara imza atarak 2.evliliğimi gerçekleştirdim. Hatta pek az kişinin bildiği bu haber sanırım şuan bu satırları okuyan sevenlerimiz için de büyük sürpriz olmuştur. Hayatıma yalnız devam etmeyi düşünürken, bir daha asla yapmam dediğim bu izdivacın içinde kendimi buluverdim.

"O AŞKIN EN HAZİN, EN YAKICI HÜZNÜNE TÜRK MUSİKİSİYLE SARILACAKLAR"

İlk evliliğinden bir oğlun var. Biraz baba oğul ilişkinizden de bahsedebilir misin? Oğlun senin albümlerini dinliyor mu? Türk sanat müziğine ilgisi nasıl?

Tüm hayatım oğlum üzerine kurulu desem yanlış olmaz. Belki birlikte yaşamıyoruz ama sürekli görüşüyoruz, bazen benimle kalıyor. Müzik hariç çok ortak noktamız var. Motosikletler, video oyunları vs. Ben küçüklüğünden beri biraz da mesleğimin müsaitliğinden de ötürü oğlumla çok ilgilendim. Şükür ki hep yanındaydım. Akşamdan akşama çocuklarıyla bir araya gelen babalardan değildim. Tüm günüm hep onunla geçtiği için iki iyi arkadaş gibi geçti yıllarımız. Bu dönemleri biraz geçiş dönemi tabii. En lezzet alacağı yıllar maalesef pandemi yasaklarıyla kısıtlandı. Haliyle çok bunaldı ama biraz daha sabırlı olmasını telkin ederek üniversite hayatı için en uygun şartların oluşmasına çalışıyoruz. Oğlum tüm dönem gençleri gibi alaturka değil daha çok yabancı ve pop müzikle ilgili. Eski 45’likleri de çok seviyor. Ne yapsın, radyolarda, televizyonlarda neyi görüp duyarlarsa onun peşinden gidiyorlar. Bizlerin zamanında nasıl hep Türk sanat müziği, Türk halk müziği çaldıysa şimdilerde de bu tarz müzikleri duydukları için onun peşinden gidiyor gençler. Ama şunu da belirtmek gerek, ne zaman ilk aşk acısını çekecekler o vakit Müzeyyen Senar’dan Benzemez Kimse Sana’yı, Zeki Müren’den Elbet Bir Gün Buluşacağız’ı dinleyecekler. O aşkın en hazin, en yakıcı hüznüne Türk musikisiyle sarılacaklar.

Çağdaş Suseven oğlu Yegah'la...

“MOTOKURYELİĞE BAŞLAYABİLİRİM”

Türk sanat müziği sanatçılarının sahneye çıkması için zaten kısıtlı mekânlar vardı ve pandemi nedeni ile onlar da kapılarına kilit vurdu. Bu süreç her hafta sahne programı yapan biri olarak, seni de etkiledi mi ve bu süreçte nasıl geçiniyorsun? Devletten yardım aldın mı? Canlı müzik yapılan mekânların hala kapalı kalması konusunda düşüncelerin neler?

İstanbul’a geldiğim 1994’ten beri hem okudum hem sahnelerde çalıştım. Bazen bir tanbur sanatçısı olarak, bazen bir fasıl heyetinde hanende olarak, bazen de solist olarak… 2009’dan beri de aralıksız olarak Moda Spor Kulübü sahnesindeyim. Sadece burada binlerce kez sahneye çıktım, program yaptım, sevenlerimle buluştum. Gittikçe değişen bir eğlence anlayışımız olduğu bir gerçek. İnsanlar deşarj olmak, gündelik sıkıntılı iş hayatlarına bir nebze olsun mola vererek eğlenmek için canlı müzik yapılan yerleri tercih ediyorlar. Maalesef 15 aydır mekânlarımız kapalı. Her sektör çalışabiliyor ama bize Yasak!

Madem maske var, HES kodu var, toplu taşıma araçları her gün tıka basa dolu, otobüslerde, metrolarda, metrobüslerde, dolmuşlarda insanlar üst üste saatlerce yolculuk yapıyor, o zaman restoranlara gitmek neden yasak buna anlam vermek mümkün değil. Biz her türlü önlemi alarak maske, mesafe, hijyen kurallarına uyarak mekânlarımızı çalıştırmaya devam edebilirdik. Yine de durum çok tehlikeli diyip bir yasak konacaksa bu herkese eşit olarak uygulanmalıydı. Bu konuda ne yazık ki devletimizin bu süreci iyi yönettiğini asla düşünmüyorum. Çalıştığım yerde sigortalı olarak çalıştığım için birkaç aydır 1311 lira olan devlet yardımından faydalandım. Bunun için teşekkür mü etmeliyim yoksa bizi kıskanıyor dediğimiz ülkelerde devletlerin halkına yaptığı kira yardımı, çalışmadığı süredeki zararın karşılanması gibi durumları görüp coğrafya kaderdir diye üzülmeli miyim bilememekteyim. Hiçbir sosyal güvencesi olmayan binlerce sigortasız müzisyen var. Bunlar insan değil mi? Bu ülkenin vatandaşı değil mi? Hiçbiri 1,5 senedir evine ekmek götüremiyor, borç içinde intihar edenler var. Şöhreti büyük ama sanatı küçük şarkıcıların, yıllarca kazandığı milyonlarca liralarının faiziyle rahat rahat yaşadığı ve kimseyi umursamadığı bu acılı süreçte ben kendi sosyal medya hesaplarımdan sürekli gündeme getirerek sürekli paylaşımlar yaptım. Her konuda milliyetçi kesilen, atıp tutan insanlarımız ne yazık ki çok duyarsız ve umarsız. Buna çok üzülüyorum. Kendimi belki de artık hiç sahneye çıkamayacakmışım gibi hazırlama zamanım geldi diye düşünüyorum. Motosiklet kullandığım için 15 senedir motor ehliyetim var. Eee hayat bu, belki de bundan faydalanarak bu dönemin en revaçta işi olan motokuryeliğe başlayabilirim. Çalışmaktan asla yüksünmem… Ne iş olursa elimden gelenin en iyisini hep yapmaya çalıştım. Ailem için, evladım için de gerekirse taş taşırım yine üstesinden gelirim. Yeter ki Rabbim sağlık versin. Peki elinden enstrüman çalmaktan başka bir iş gelemeyen binlerce müzisyen ne yapacak? İşte bu soru aklıma geldikçe de üzülüp kahroluyorum. Dua etmekten başka çaremiz yok ne yazık ki. Birilerinin tasarlayarak dünyayı soktuğu bu elem dolu yılların gün gelip tekrar yaşama hevesiyle, müzikle, şiirle, sanatla buluşacağı günleri diliyorum.

“VARİSLERİNİN EGOSU YÜZÜNDEN O ÖZEL ÇALIŞMAMIN BOYNU BÜKÜK KALDI”

2019 yılında yirmi yıl sonra Leyla’yı yeniden yorumladın. Şarkının sözleri neden değişti? Bir de bu şarkıyı birçok kişi Zeki Müren’in de yorumladığını zannediyor ama aslında Müren hiç okumadı. Bunun nedeni ne olabilir?

O şarkı benim kimliğim oldu. Rahmetli Halil Karaduman Hocam, büyük üstad Muzaffer Özpınar’la birlikte beni ilk keşfeden, ilk dinleyen kişiydi. Onların vasıtası ve teşvikiyle Raks firmasının sanatçısı olmuş, gelecek vadeden bir genç olarak Türk sanat müziğindeki erkek solist boşluğunu doldurmak için bir umut olmuştum. Emel Sayın ve Bülent Ersoy’a vokalistlik yapmamı önerdiler, bu sayede hem harçlığımı çıkaracak hem sahne deneyimimi artıracak, onlardan feyz alacaktım. Çok güzel birkaç yılım bu şekilde geçti, çok önemli konserlerde, televizyon programlarında bu yerleri dolmayacak isimlere vokal yaparak ben de kendimi geliştirdim. Rüyalarımda gördüğüm isimlerle birlikte çalışma şerefine nail oldum. 2000 yılında da ilk solo albümüm için şarkı seçerken Halil Karaduman bana Leyla şarkısını dinletti. Bu eseri 1995’de bestelediğini ama eseri okutacağı bir erkek solist bulamadığını ve şimdi bu şarkıyı en iyi sen söylersin diyerek bana verdiğini dün gibi hatırlıyorum. “Eğer hayatta olsaydı Zeki Müren okuyacaktı, ona değil sana kısmet oldu.” demişti. Zeki Müren çok eski yıllarda Leyla diye başka bir şarkı okumuş, sanırım o zannettiler. Bir de benim ses rengimi de onun gençlik yıllarına benzettikleri için böyle bir çağrışım yaptı sanırım. Bana çok uğurlu geldi o şarkı ve gerçekten büyük sükse yaptım. Hemen her gün televizyonlarda, radyolarda ve basında bu şarkıdan ve benden bahsedildi. Çok mutlu olduğum günlerdi. Yıllarca çilesini çektiğim bu uğurda artık kendi kimliğimle Çağdaş ismini her yerde duyurmaya başlamıştım. Çok uzun yıllar sonra Halil Karaduman’ı genç yaşta kaybettik ve bu beni çok üzdü. Yokluğuna hala alışamadım. Bana verdiği en özel şarkı olan Leyla’yı yıllar içinde değişen müzik kitlesine başka bir soundla dinletme fikrim doğdu. Hayattayken Halil hocaya da bunu söylemiştim zaten. Remix yaptık ve şarkı o haliyle de çok etkileyici oldu. Tam klip çekilip yayına girecekken ne yazık ki şarkının şiirinin sahibi olan büyük üstat Ahmet Hamdi Tanpınar’ın varisi şiiri vermekten vazgeçti. Ne dediysek olmadı, maddi olarak bir bedel ödemeye kalktım, buna ihtiyacı olmamasına rağmen yine de kabul etmedi ve bizi ortada bıraktı. Ben de son çare olarak eski zamanlarda Halil hocamla birlikte yazdığımız bir başka şiirin sözleriyle, biraz da esinlenerek Leyla’nın sözlerinde oynama yaptık ve bu şekilde çıkardık. İçime hiç sinmedi ama o dönem elimden başka gelen bir şey de yoktu. Ahmet Hamdi Tanpınar hayatta olsaydı eminim ki hiçbir sorun yaşamadan şiirini verirdi. Varislerinin egosu yüzünden o özel çalışmamın boynu bükük kaldı.

“ZEKİ MÜREN VE MÜZEYYEN SENAR ARASINDA BİR ANI VAR Kİ…”

Çağdaş’cığım, sen önemli assolistlerin çalıştığı Muzaffer Özpınar ve Halil Karaduman’la da çalıştın. Daha önceki dönemin önemli assolistleri ile ilgili sana anlattıkları sırlar var mıydı?

Bu önemli isimler çok uzun yıllar musikide köşe başı insanlar olarak yer aldığı için birçok anı paylaşmış ve yaşamışlar. Ben de onlarla birlikte olduğum zamanlarda birçoğunu büyük heyecan ve şaşkınlıkla dinledim. Bazıları anlatamayacağım kadar özel ve müstehcen. Zeki Müren ve Müzeyyen Senar arasında bir anı var ki, şu an anlatsam ülkede büyük gündem olur. Kimsenin özel hayatını eleştirmek, yermek, bundan paye elde etmeye çalışmak istemem. Benim sanat anlayışıma, okuduğum okula, ailemden aldığım eğitim ve terbiyeye yakışmaz ama gerçekten duyduğunuzda şok olacağınız şeyler.

Zeki Müren?

Zeki Müren’i hiç görmedim. Kısmet olmadı. Lakin inanılmaz titiz, çalışkan, kibar olduğunu onunla çalışanlar hep anlattılar. Sahnede müzisyenler gözlerini bir an olsun ayırmadan onu izleyerek eşlik ederlermiş. Seyircisine hep saygılı ve kibar davranırmış. Kayıt yapan bir teybi varmış ve her gün sahne aldığı gazinoda yaptığı programı kaydeder, gece geç vakit evine gidince açıp bu kaydı dinler, ertesi gün farklı olarak ne yapabilirim diye düşünen çok özel birisiymiş.

“BÜLENT ERSOY GEÇİNEBİLMEK İÇİN EVİNDEKİ KIYMETLİ HALILARI BİLE SATMIŞ”

Bülent Ersoy?

Bülent Ersoy yanılmıyorsam ilk kez TRT sanatçılarından Rıdvan Aytan vesilesiyle Muzaffer Özpınar’a dinletilmiş. Hiç unutmam Nasıl Geçti Habersiz adlı eseri söylemiş ve bir teybe kayıt yapmışlar. İlk başta dikkatimi çekmedi demişti Muzaffer hocam. Aradan epey bir süre geçip eski teyp kayıtlarını düzenlerken arada duyduğum ve dikkatlice dinlediğim bu ses, gelecekte büyük bir assolist olacak olan Bülent Ersoy’du demişti.

Bülent Erkoç adıyla çıkardığı ilk 45’lik plağı Ne Şam’ın Şekeri Ne Senin Yüzün adlı Muzaffer Özpınar bestesiydi ve bu plak hiç tutmamış ve satmamıştı. Beni asıl şaşırtan 1980’de Kenan Evren darbe yapıp başa geldikten sonra halkın ahlakına olumsuz tesir ettiği gerekçesiyle Bülent Ersoy’a sahne yasağı getirmiş olmasıydı. Hiçbir gelir elde edemeyen Bülent Ersoy geçinebilmek için o dönem evindeki kıymetli halıları bile satmış, hatta taksiye bile verecek parası olmadığından evinin önünden taksiye binip azıcık uzaklaştıktan sonra inip yürüyerek gidermiş. Türkiye’de barınamadığı için Almanya’ya gitmek zorunda kalmış ve 80’lerin başından ortasına kadar çıkardığı acılı arabesk albümleri bu ülkede hazırlamış. Ne yalan söyleyeyim hala bayıla bayıla dinlediğim çok güzel albümlerdir. Yıllar sonra rahmetli Turgut Özal sayesinde yasağı kalkınca ki iyi ki de kalkmış, tekrar sahnelere dönebilmiş. Herkesten isteyip de kimsenin bilemediği ağır bir Türk sanat müziği eserini Bülent Ersoy söyleyince, ”bu kadar değerli ve bilgili biri yasaklanamaz.” diye kaldırmış sahne yasağını. Belki de şimdilerde çoğu kez eleştirilen o mücevher ve kürklerle gösteriş yaparak, acılı günlerinin intikamını alıyor, bilemeyiz. Ne acı ki o dönemlerde gerek ahlaki, gerek siyasi sebepler yüzünden sanatçıların bazıları yasaklanmıştı. Günümüzde ise pandemi hikâyesi yüzünden tüm müzik dünyası toplu şekilde yasaklı ve tıpkı Bülent Ersoy’un yapmak zorunda kaldığı gibi birçoğu eşyalarını satmak zorunda kalıyor. Borçlarını ödeyemiyor ve bu acı günlerin ne zaman, nasıl biteceğini de bilmiyor. Anlatmadan geçemeyeceğim bir hikâye de bir gün taksiye binip köprüden geçecekken taksi 13 nolu gişeye denk gelmiş. O trafikte aracı durdurup “asla 13’ten geçmem uğursuz gelir “ diyerek gişelerden yürüyerek geçmesidir. Bu kadar inançlı, itikatlı, dinine bağlı bir insanın böyle batıl inançlara sahip olması da ayrı bir ironi tabii… Başta da dediğim gibi bu anlattıklarımın hiçbirini gözlerimle görmedim. Sözlerine güvendiğim, o an bu olaylara şahitlik etmiş kişilerin anlattığı şeyler.

“HALK MÜTEVAZI OLANI SEVER AMA KENDİSİYLE AYNI OLANI DA İSTEMEZ”

Bülent Ersoy’dan, Emel Sayın’dan ya da başka bir sanatçıdan destek gördün mü?

Hiç kimseden bir şey görmedim. Türk sanat müziği sanatçıları kıskanç olurlar. Bu müziğin aslında hep aynı kişilerin tekelinde kalma sebebi birazda budur. O kadar egolu, kendini beğenmiş, küçük değil büyük dağları bile ben yarattım havasındalar ki, arkalarından nasıl alay edildiklerinin, nasıl dalga geçildiklerinin farkında bile değiller. Ne yazık ki bu müziğin yeni temsilcilerinde de durum pek farklı değil. Gözlemlediğim kadarıyla hemen hepsi egolu, kendini beğenmiş. Ama bilmiyorlar ki kimse onları beğenmiyor. Eh, kibir ve kendini beğenmişlik bu işin biraz da doğasında var. Abartmadan, çizgiyi bozmadan, çok da insanlara tepeden bakmadan yaşamak gerek. Halk mütevazı olanı sever ama kendiyle aynı olanı da istemez. Farklı ve yüksekte olana ilgi duyar, peşinden gider. Bu sebeple çok da eleştirmemek gerek. Fakat vokalistlik yaptığım yıllarda Emel Sayın hanımefendinin zerre kibri olmadığını gördüm. Beni her konser çıkarır solo yaptırırdı. Yakın bir gelecekte bu genç kardeşimiz büyük bir üne kavuşacak göreceksiniz diye lanse ederdi. Emel Hanım gerçekten de mütevazılığıyla bambaşka bir yerdeydi her zaman. Ondan öncesinde de rahmetli Sevim Tuna hanımefendi aynı şekilde çok mütevazı bir sanatçıydı, birkaç program çalışmıştık, bendeki yeri bambaşkadır. Rahmetli Hüner Coşkuner’i de çok severdim. Onunla da TRT Müzik kanalında bir konsere çıkmıştık, o da hak ettiği değeri elde edememiş önemli bir sesti, Allah rahmet eylesin, özlem ve saygıyla anıyorum onu.

Türk sanat müziğinin dünü ve bugününü nasıl değerlendiriyorsun?

Türk sanat müziği aynı Türk halk müziği gibi dün nasılsa bugünde aynı yerde… Asıl aynı yerde olmayan bizleriz… Türk halkı! Geçen yıllar içinde özel radyo ve televizyonlarda zorla yayınlanan, hatta dayatılan saçma sapan sözlü garip müzikler ve torpilli şarkıcılar yüzünden halkımız müzik kulağını kaybetti. Ne iyiyi ne kötüyü ayırt edemez durumda. Türk halkına müzik konusunda acil olarak bypass yapılmalı. Özel radyoların başında kimler var bilmiyorum. Neye göre, kime göre yayın yapıyorlar bilmiyorum. Bazen radyoda bir şarkı çalıyor, diğer kanala geçiyorum aynısı orda da… Bir kaç şarkı sonra yine aynı şarkıcıdan bu sefer başka bir şarkı. Üstelik bu şarkılarında hepsi birbirine benziyor. Aynı motiflerden esinlenilmiş asla birkaç ay sonra hatırlanmayacak saçma sapan şarkılar. Yani belirli kişilerin tekelinde danışıklı dövüş şeklinde bir müzik dünyamız var. Sanırım şarkıcılar sahnelerden kazandıklarının belli kısımlarını bu radyoculara rüşvet olarak veriyor ve kendilerini zorla çaldırarak gündemde kalıyorlar. Eski zamanlarda da torpil olayı hep vardı fakat rekabet içinde olan tüm solistler mutlaka belli bir donanıma sahip, musikiyi bilen iyi seslerdi. Sorduğumuz zaman bu yeni nesil şarkıları ve şarkıcıları seven yok ama sürekli radyolar çalmaya devam ediyor. Sahte tıklanmalar satın alarak YouTube’da beğeni rekoru kırmış gibi gösteriyorlar. Çünkü bu işler öyle sevimsiz hale geldi ki günümüzde özel bir davet, düğün vs bir sanatçı çağrılacağı zaman YouTube’daki izlenme sayısına da bakıyorlar artık. En çok üzüldüğüm şeylerden biri de bu. Koskoca Behiye Aksoy’un bir şarkısına birkaç bin kişi tıklamış, diğer taraftan aptal bir şarkıyı söyleyen şarkıcı bozuntusu birinin detone sesinin olduğu videosuna milyonlar tıklamış. Heyhat, inşallah bir gün bu düzen değişir. Ben ve benim jenerasyonum musikinin son dönemlerine denk geldik. 2000’li yıllarla birlikte her şey bambaşka yerlere gitti. Bu bozuk Çağı yakalayan gündem oldu, meşhur oldu, popüler oldu, para kazandı. Peki ya kaybettikleri? Ben popüler kültürü sevemedim. Sesim, tarzım, üslubum kimin beğenisini kazanırsa onlar dinlesin. Türk musikisi bir kültür birikimine haiz olan toplulukların anlayacağı bir müzik türüdür.

“BU BOZUK DÜZENİ DEĞİŞTİRMEK BİZİM ELİMİZDE”

Günümüzde Türk sanat müziği okuyan yorumculardan beğenmediklerin var mı?

Bir dinleyici olarak Türk müziğinin sadece TRT bünyesinde kalmamasını isterdim. TRT yıllarca çok katı kurallarla halkı musikiden uzaklaştırdı, özel kanalların çoğalmasıyla kendi sanatçılarını çıkaran kanalları yakalamak için de bünyesinde serbestliğe gitti ve zamanında eleştirip yadırgadığı ne varsa bu sefer TRT kendisi yapmaya başladı. Yüce Allah her şeyi dönemine göre veriyor. O eski romantik yıllardaki solistlerin sesleri, ses tınıları, ses renkleri, şarkı okuma üslupları da öylesine romantik, naif, dinleyeni içine çeken cinsten olmuştur. Günümüzde ise ne yazık ki bu kalmadı. Birkaç yeni isim dışında o lezzeti duymak imkânsız. Solistler gibi şarkılarda yok artık. Ne öyle şiirler, ne öyle melodiler kalmadı. Hayat çok hızlı akıyor. Bununla beraber şarkılarda hayata uyum sağlayarak hızlandı. Ritmler melodilerden daha önde. Müzik yönetmenleri solistlerin seslerini değil altyapıları, aranjeleri daha çok ön plana çıkararak kulaklarımızı dımtıslarla dolduruyorlar. Yayıncı kuruluşlarla birlikte okullardaki müzik eğitimi de çok önemli bence. Müzik öğretmenleri yeni yetişen nesillerin, çocuklarımızın kendi öz musikimizle tanışması, ilgilenmesi için bir şeyler yapmalı. Ben özel okullarda öğretmenlik yaptığım zamanlarda elimden geldiğince bunu yapmaya çalıştım. Hayatında hiç Türk sanat müziği, halk müziği duymamış, dinlememiş çocuklarımıza kendi öz müziğimizi aşılamaya çalıştım. Bir çocuğu bile kazansam kardır diye düşündüm. Birçoğu, “Öğretmenim bunlar ne güzel şarkılarmış.” dediklerinde onlara üzülerek baktım. Demek ki verince alabiliyor, sevebiliyorlarmış. Günümüzdeki Radyo müdürlerinin “Ama halk böyle şarkıları istiyor.” diye uydurarak yalan söylemeleri geldi aklıma. İnanın bu bozuk düzeni değiştirmek bizim elimizde. Ruhumuz ve kalbimiz kirleniyor farkında değiliz.

“EN ÇOK TARKAN’I SEVİYORUM”

Türk sanat müziği okuyan popçuları nasıl değerlendiriyorsun?

Buna cesaret edenler zaten zamanında Türk müziği eğitimi almış kişiler. Funda Arar, Of Aman Nalan konservatuardan tanıdığım kişiler. Yani her ne kadar pop sanatçısı olsalar da Türk müziğini bilen, eğitim almış isimler. Keza Zara da okul arkadaşımdı ve halk müziği sanatçısı olsa bile sesi her tür şarkıya giden çok yetenekli çok değerli biri. Ben en çok Tarkan’ı seviyorum. Ses rengi asla bıktırmayan, üst üste onlarca şarkı dinleseniz de sıkılmayacağınız bir ses. Zamanında Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde eğitim görmüş olması sayesinde, Türk müziği söylediğinde de o lezzeti dinleyiciye geçiren bir ses. Ama şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Tarkan çok güzel bir Türk sanat müziği albümü yaptı. Bu albümü tüm radyo kanalları çaldı. Madem çalabiliyorlar o zaman neden bizim de şarkılarımızı özel radyolar çalmıyor? Sadece alaturka müzik yapan radyolar çalıyor. Bunun yanında pop şarkıcıları sanat müziği albümü yapınca bu alaturka yayın yapan radyolar çalıyorlar… Bu ayrımcılık niye? Ben ilk Leyla şarkımı çıkardığımda tüm radyolarda çalardı. Zamanla ayrıştırdılar. Bizim musikimiz yabancı oldu, el oldu. Tıpkı ülkemizde sokakta Türk insanının el olduğu gibi… Elin turistleri serbestçe her yeri gezerken bizler kendi ülkemizde mülteci muamelesi gördük. Bunlar tarihin asla affetmeyeceği ve hesap soracağı şeylerdir. Tabii bunun yanında bu ülkede yıllar içinde Hülya Avşar, Seren Serengil, Pınar Eliçe, Petek Dinçöz gibi isimler de abartılı reklamlarla assolist oldu. Alt kadrolarında çok büyük ve önemli sesler solistlik yapmasına rağmen yıllarca ekranlarda, magazin programlarında assolist diye bu isimler lanse edildi. Eh Türk müziğinden insanların bir dönem neden uzaklaşıp soğudukları da böylece açıklanmış oldu sanırım. Eğitim ve donanımlı olmak, illa okul okumakla olmuyor efendim. Hangi işi yapıyorsanız yapın, donanımlı olmak zorundasınız. Asıl acı olan yayıncı kuruluşlardaki tepedeki isimlerin, donanımsız bir şekilde bu ülkede müziği yönetiyor ve yönlendiriyor olmasıdır. Türk musikisinin bu durumda olmasının birinci sebebi de budur.

Rahmetli babam Vedat Akay, canım dostum Çağdaş’ın ve Kıbrıs Gazisi olan babasının Babalar Günü’nü kutluyor, onların nezdinde tüm babaların “Babalar Günü” kutlu olsun diyorum.

Saygı ve sevgilerimle…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.