Aynı başlıklı ancak (I) olarak ayırdığım bir önceki yazımı okumamış olanların onu da mutlaka okumasını rica ederek (II) diye başlığımın yanına numaralandırdığım devamı olan bu yazımdaki satırlarıma başlıyorum.

MEGALOMAN’YAK FALAN DEĞİLİM, GAYET EDEBİYATÇIYIM! (I)’i okumuş olanlar hatırlayacaklardır; bir önceki yazımda edebiyatçının kime dendiğini ve o doğrultuda neden “edebiyatçı” kategorisinde olduğumu açıklamıştım. Belki de “Şimdi bu da nereden çıktı?” diyeceksiniz ama ne kadar yazar ve edebiyatçı olursam olayım bir tane bile ödül almışlığım yok! Ancak plaketle onurlandırılmışlığım çok. Plaketlerimin hepsi de İstanbul’daki evimdeler. Günümüzde kitabı olan yazar ya da köşe yazarı ya da sahne yapan solist dostlarım veya şahsen tanıyor olmadığım ünlü ve kıymetli isimlere de takdim edildiğinde, çoğunun adına “ödül” dedikleri aslında onurlandırıldıkları plaketlerden bende de çok var. Sağ olsunlar; gerek yazar, gerek sanatçı kimliğimi çeşitli platform veya törenlerde plaketle onurlandırdılar. Müteşekkirim. Bu bir şikâyet ya da sızlanma değil, sakın öyle düşünülmesin ama gerçek şu ki bir platform ya da törende hiç ödül almadım. Öncelikle bir yazar olarak plaket ve ödül arasındaki farkı bildiğimden, hiçbir zaman takdim edilmiş bir onur plaketini “Ödül aldım.” diye lanse etmedim. Yanlış da anlaşılmasın, tabii ki plaketle onurlandırılmış olmak büyük şeref. Şeref duymaz olur muyum? Duydum. Sadece burada önemli bir “ifade” düzeltmesi yapmak istiyorum. Ne ödüllü bir yazarım ne de ödüllü bir sanatçı. İnşallah bir gün kapağı ve adından dolayı içeriğindeki toplumsal mesajları hiçe sayılarak taşlanan -hoş, toplum peygamberi taşlamış; bir kitabın taşlanması nedir ki- son kitabım “Allah’ın Kızı” da ödüle layık görülür. Bu da yaygın bir alışkanlık olduğundan altını özellikle çizerek, ödül siparişi verdiğim de düşünülmesin! İçeriğindeki toplumsal mesajla beraber hem elimden geldiğince doğru imlâ ve doğru Türkçe kullanarak hem dağarcığımdaki zengin kelime hazinemle donatarak yazdığım hem de sıradan ve kolaydan değil de enine boyuna düşünüp uydurma olmasın diye kafa patlatarak kurgulamış olduğum için bu kitabımın bunu hak ettiğine inanıyorum. Açılımı “Yılmayan Kadınlar” olan Yılkad Yayınları tarafından basılan kadın, çocuk ve hayvana yapılan şiddete, istismara karşı tamamıyla sosyal ve toplumsal yaraya parmak bastığım “Allah’ın Kızı” gerçekten ödüle layık bir eserdir. Anlayabilecek olana. Çünkü sıradan ya da uydurma bir seri cinayet romanı değildir. Başarılı bir eser olduğunu ego devre dışı bir duyguyla kabul edecek olan ancak bu hak edişi layık görür. Bileğinin hakkı ile onurlandırılan ve ödüle layık görülen isimleri tenzih ederek, körler - sağırlar kalabalığı içerisinde bu elbette mümkün değil.

Velhasıl, bir platform ya da törende ödül almadım ama çok yakın zamanda maneviyatta alabileceğim en büyük iki ödülü almış olduğumu da bu köşe yazımla duyurmak istedim. Bu ikisi, anısını hiç unutamayacağım ilk ödüllerimdir. Bu ödüller ne altın ne bronz ne de kristal! Ne kelebek ne de portakal.! Yürekten! Takdirden! İki ayrı “Yürek Ödülü” verildi bana. Takdirle onurlandırıldım. Bu ödüllerden birini bana takdim eden kişi, Türkiye’nin yeri dolmayacak sayılı isimlerinden, gerçek bir yazar, gerçek bir edebiyatçı ve duayen bir mizah üstadı, yaşayan bir efsane Kandemir Konduk’tur. Onur duydum.

Nihayet kıvrak olduğu inkâr edilmeyen zekâmla bütünleşen ruhumdaki mizah yeteneğimin temel taşlarının, çocukluğumda aynı apartmanda oturduğumuz, yerleri asla dolmayacak iki değerli üstat sanatçı komşumuz Müjdat Gezen ile Seyfi Dursunoğlu’ndan oluşmakta olduğu birçok yerde yazıldı.

Müjdat Gezen 1982 yılında oturduğu daireyi Güldürü Üretim Merkezi’ni kurarak iş yerine çevirdiğinde pek çok zaman olduğu gibi dairelerine kızı Elif’le oynamak için gittiğim zamanlarda yazar, senarist ve güfte yazarı Sadık Şendil ile Güldürü Üretim Merkezi’ni birlikte kurduğu tiyatro ve mizah yazarı Kandemir Konduk’un çalışmalarına ta o yaşlarımda kulak kabartarak ruhumu onların mizahları ile beslemiştim. Bu değerli üstatlarla büyümenin büyük şans olduğunu ve bu şansın ruhumdaki yeteneğime katkısının büyüklüğünü de her fırsatta vurgulamışımdır. Teoride robotum ve bir tiyatro sahnesine konsam çuvallarım. Ancak doğaçlamada gözü kara tüm mizahımla okyanus derinliğindeyim; ucum bucağım yok! Ruhumdaki yeteneğim bir tuvaldi. Bu değerli isimlerin fırçasıyla derin bir orman resmi çıktı ortaya. Bakana, kahverengi gövdelerin üstünde yemyeşil bir sürü ağaç tablosuyum. Görene, tabloda ağaçların dalları var, gövdelerinde damar damar yollar, ormanın içi omurgalı – omurgasız çeşit çeşit havyanlarla, çiçeklerle dolu ve apaydınlık bir gökyüzü var.

O seksenli yıllardan bugüne, 2022’ye… Nihayet ilk ödüllerimi aldım. Beni bu iki ödülden ilkine layık görüp takdim eden, değerli büyüğüm Kandemir Konduk’tur.

Ne zaman ve nerede?

Sosyal medyada!

Yürek Ödülü’m, İnstagram’da bir paylaşımın altında yer alıyor. Satırlar içerisinde ışıldıyor. Ödülümü paylaşmaz mıyım? Derhal! Buyurun aldığım ödül:

“@ulkugozenstewartofficial Sevgili Meslektaşım, beni mutlu eden içtenlikle yazılmış satırlarınıza teşekkür ediyorum. Sağlıklı, mutlu, yazınsal üretimli günler diliyorum.”

İşte, ilk ödülüm bu!

Bundan kıymetli bir ödül de düşünemiyorum! İsim Kandemir Konduk! Bir usta! Bir üstat! Bir değer! Ve bu usta, bu üstat, bu değer bana “meslektaşım” diye hitap ediyor! Hatta bu, ödülün de üstünde bir değere sahip; ad koyamıyorum! Bu satırları ilk okuduğumda heyecandan kalbim yerinden fırlayacaktı. Böylesine kıymetli bir isim tarafından “meslektaş” olarak adlandırılmaktan daha büyük bir ödül olabilir mi? Duygularımı ifade edebilmem için o zengin kelime dağarcığım dahi kilitlenmiş durumda! O kadar mutlu oldum! Çok!

Şımarmadım! Düne gidelim. Şanslıydım; şükranla andığım ilkokul öğretmenim Şükran Demiray muhteşem bir eğitimciydi. Dilbilgimin sağlam temelini ilk olarak kendisine borçluyum. Bu altyapı eğitimimle okul çağımın orta ve lise yıllarında kalemimi ilk keşfeden Aziz Nesin olmuştu. Bana benliğimi kazandıran ilk kişidir. Ne olacağımın, ne yapmak istediğimin kapısını bana aralayan isimdir Aziz Nesin. Kapalı bir odadaydım. Dışarı çıkabileceğim kapı üstüme kilitlenmişti. Aziz Amca açtı o kilitli kapıyı ve “Kimseden korkma, dışarı çık. İstediğin yer neresi ise oraya git.” dedi. Çocuk denecek o genç yaşta sadece ruhumu çıkarabildim o kapıdan dışarı. Bayağı meşakatli bir süreçten geçtim ve yıllar sonra kapatıldığım o odaya geri dönüp bedenimi de aldım yanıma. Ve sonra öyle beraber yol aldık.

Tarihte birçok yazılan eserin yazarları belki de kendi kitaplarının klasikleşip ölümsüz eser olarak raflarda kalabileceklerini, filminin yapılabileceğini tahmin edemedikleri bir dönem yaşamışlar. Fakat ben bunları gördüm, görüyorum da. Ve bunlardan edindiğim tecrübeye dayalı olarak, gelecekte bir dizi film veya sinema filmi olabileceğini ya da insanların okuyup içeriğinden bir ders çıkartabilecekleri bir klasik olabilecek nitelikte bir eser ya da eserler bırakıyor olduğumu öngörebiliyorum. Bir Aziz Nesin’in ve nice Aziz Nesinler’in bırakmış olduğu eserler gerçek yaşanmışlıkları anlatan ders verici, mesaj verici, bilinçlendirici kitaplardır. Yanlış da anlaşılmasın, uçmuyorum! Ben bir Aziz Nesin’im demiyorum ama o ve onun gibi cesur, toplumsal mesaj içerikli, sivri, mizahi, gözükara yazabilen’im! Yazan değil, yazar’ım! Edebiyatı parçalamıyor, edebiyatı yapıyorum! Önemli bir ayırım! Ve özellikle on dört - on beş yaşlarımda kalemimi ilk fark ettiği için değil de Türk halkı için Aziz Nesin çok doğru bir örnek olduğundan misal isim O’nu zikrediyorum!

Huzurda uyuyun Aziz Nesin, Sadık Şendil, Seyfi Dursunoğlu… Var olun, çok yaşayın Kandemir Konduk, Müjdat Gezen… Yeri dolmaz, dolmayacak Türkiye’mizin büyük değerlerisiniz.

“Haber ajanslarında, gazetelerde çok çalıştım. Sizin gibi imlâsı fevkâlade, anlatımı güçlü ve akıcı olan tanıdığım kalem sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Ulusal gazetelerin anlı - şanlı köşe yazarları bile ne hatalar yapıyorlar, ki asistan kadroları var! Yazılarınızda hata arıyorum ama bulamıyorum. Peki bunları neden söyledim? Bence de siz iyi bir edebiyatçısınız.”

Bu da ikinci ödülüm. “Hasan Tahsin Gazetecilik Ödülü” ile onurlandırılmış gazeteci yazar Hasan Eser’den. Doğru imlâ, dolu anlatım hassasiyetinde bir kalem olarak MEGALOMAN’YAK FALAN DEĞİLİM, GAYET EDEBİYATÇIYIM! (I) başlıklı yazımı okuduktan sonra Hasan Eser beni bu değerli sözleriyle ödüllendirdi. Yani toplamda iki adet Yürek Ödülü’m var ve kıymetleri çok büyük. Siz de var olun, çok yaşayın Hasan Eser, e mi?

Çok teşekkür ediyorum Sn. Kandemir Konduk ve Sn. Hasan Eser... Saydığınız için… Takdir ettiğiniz için... Ne mutlu bana ki sizin gözleriniz kitaplarımı okudu, sizin bilginiz değerlendirdi ve sizin yüreğiniz beni ödüllendirdi. İlk defa ödül aldım… Sizin gibi değerlerden…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.