Evet, önce şu canavardan başlayalım derim…

Zira aldatılmışız arkadaşlar.

Hepi topu küçük bir köpek veya domuz…

En fazla 70-80 cm büyüklüğünde, ayı suratlı keseli bir yırtıcı..Canavarı biz,birileri veya turizmciler uydurmuş… Turistik bir meta olarak havaalanı girişinde bile sembolleriyle Tasmania'yı simgeleyen mahlûk, büyük ve keskin dişleriyle fare, sıçan, kurbağa,y engeç yiyen, bulamazsa tavuklara dadanan bir gayretkeş etobur. Çok güçlü dişleri ve boynu sayesinde kurbanını yakaladı mı bitti.

Gerçek adı 'Tasmanian Devil' yani Tasmania Şeytanı…

Karakteristik özelliği düşmanını gördüğünde şeytani garip ürkütücü sesler çıkarmasıymış…

Bu nedenle şeytan adı verilmiş…

Ve tabii sadece Tasmania'da bulunuyor…

Buranın diğer endemik bitki ve ağaçları ve de canlıları ile beraber bu sebeple başrolü kapıyor.

Tasmanya’ya gelmişken başkent Hobart’ı bir gezelim bakalım.

Adanın güneydoğusunda tepecikler üzerine kurulu bakımlı, plânlı, düzenli, temiz, son sayımlara göre 220 bin nüfuslu bir şehir. Gerek aksanı gerek biçimiyle İngiliz kasabalarından farkı yok. Yine Fish and Chips, yine İngiliz kuralcılığı ve hesaplılığı…

Yani buraya kadar yorulmasanız da İngiltere’ye gitseniz de olur.

Tabii Avustralya’nın güneyinde özellikle kopmuş gibi duran bu adanın güneyinde iki nehir Derwent ve Coal ve okyanusun el ele verip kanaviçe gibi işlediği kıyıları görünce dur bakalım dedim kendime. Üstelik bu coğrafyaya özgü endemik bitki, 700 tür ağaç özellikle Gum Tree ve hayvanları, Güney Kutbu’na bu kadar yaklaşmışken okyanuslar arası muhabbetin bedeli olarak da kışın sadece dağlara kar yağması ilgimi çekti doğrusu.

Dağ deyince de en yükseği 1270 metre ile Wellington…

Buralarda zaten sportif etkinlikler düzenleniyor..Hafta sonu zaten herkes ‘Country side’..

Sightseeing şoförüne sordum, kışın 12-8 bilemedin 2 derece’ye düşüyormuş. Benim gittiğim oranın yazı olan Ocak sonu Şubat başında 25-15 derece dolayında idi. Hadi bilemedin 27 derece…

Akşamları montla dolaşıyordum yahu. Bir serin rüzgâr bizi Batı Avustralya’nın Perth’inde de üşütmüştü de şaşırmıştık. Yaz’a mı kışa mı geldik diye…

Neyse sadede geleyim..Orman yangınları olduğu için birçok doğa turunun iptal edilmesi Hobart’ı arşınlamak ve de yarım saat uzaktaki köprüsü ile Dünya mirası olmuş eski yerleşim Richmond ve tabii ki biraz daha uzaktaki Bonorong çiftliğindeki Kangurulara yem vermek, Tasmania Devil’i yakından izlemek, Koala ve benzeri vatandaşları ile papağan-kuş çeşitlerini yerinde izlemekten başka çare kalmadı. O tarafa 70’lerde bir de güzel tren yolu yapılmış. Çok daha uzaklardaki, eskiden hapishane limanı olarak kullanılmış, şimdi ise Unesco Dünya mirasına girmiş turistik Port Arthur limanı vardı ama kusura bakmayın çok pahalı olduğundan gitmedim. İsteyen internetten öğrenir. Şu İngiliz kurnazlığı ve zekâsı başka bir şey azizim.

Önce her yeri sömürge yap, esir al, kültürünü yerleştir, bütün dünyaya dilini konuştur, sonra da yaptığın zulümleri paraya çevir…

Pes diyorum!

Sömürge yapamadığı nadir ülkelerden biriyiz.

Atatürk’ümüze yine minnet gönderelim.

Şehrimiz Hobart’a gelince Elizabeth Street, Colins Street, sahildeki Mona müzesi ile Salamanca barlar bölgesi dışında gidilecek yeri yok. Sahilde ‘Pier’ restoranları var tabii ki. Herşey gayet pahalı. En ucuz yine Fish and Chips…

’Leaning Church Vineyard’ şaraplarıyla ve ‘Atlantik Somon’u ile ‘Blue Eye Trevalla’sı meşhur…

‘Explore the Edge’ yunus ve balina turları ile 175 yıldır yapılan Campbell Town Show tavsiye edilenlerden…

Oldum olası İngilizlere gıcığımdır…

Babam bize ’size İngiliz terbiyesi lâzım’ der dururdu. Marmarisli babam, ‘Acaba bir İngiliz miydi?’ diye kendime epey sormuşluğum var.

Yoksa nereden bilecekti ki?

Kendi bir Maliye memuruydu o kadar. Biz üç erkek kardeşiz, en küçüğü ben oluyorum. Büyüklerden biri bir hata yaptığında üçümüzü sıraya dizerdi. Ben zaten bit kadarım, suçum yok, günahım yok, etim ne budum ne üç yaşındayım meselâ. ’Ben niye sıraya giriyorum yahu’ diye kendi kendime söylenirdim. Babam kayışla popolarımıza vururdu. Allah için belden yukarı çalışmazdı. Sonra anladım ki birbirimize caydırıcı olalım diye diziliyormuşuz. ’Bak sen hata yapıyorsun biz de güme gidiyoruz’ diye. Evet ilk İngiliz terbiyesini böylece öğrendikten sonra İkincisini İngiltereye dil okuluna gidip aile yanında kaldığımda daha iyi öğrenecektim. Kahvaltı diye ekmek üstü tereyağ ve kahve, akşam yemeğinde bir tabakta etli bir şey, püre ve iki biber ya da domates veriyorlardı. Sonra kahve ve belki küçük bir kek… Kendi çocukları ise disiplin, kurallar içersinde okul sonrası bale, yüzme, piyano, diğer spor dersleri ve etkinlikleri ile boş bırakılmıyordu… 18’inden sonra da eğer baba evinde kalacaklarsa kira ödemek zorundaydılar.

Böylece anladım ki İngilizler içince niye sapıtıyor…

Şefkat eksikliğinden…

Konuyu da dağıttım ama yani bizde de her konuda savurganlık var…

Arayı bulmak lâzım…

Peki konumuza dönelim…

Biliyorsunuz yollara düşüp aynı zamanda kendi hakkımdan gelmenin yolunu bulmuşken, hem farklı kültürlerde bilgilenmek, bilgilenirken eğlenmek, içine düştüğüm çıkmazların en etkili ilâcı olmuştu. Halen de öyle. Şöhret esaretinden kurtulmanın da yolu olmuştu bu yol. Yaptığım her şey ile müzik, şarkı yazarlığı, gazete, kitap yazarlığı v.b. her şey hayata kurduğum küçük köprülerim oldu. O köprüler aynı zamanda çocuk ruhumun lunaparklarıydılar…

Pasifik adaları, Yeni Zelanda, Amazonlar, Afrika, Avrupa, Tüm Amerika dahil 152 ülke görmüş keşfetmiş biri olarak Avustralya’yı en sona saklamıştım…

Ne bileyim, belki konser teklifi gelir işi bedavaya getiririm diye düşünmüştüm.

Ama heyhat…

Bekle bekle nereye kadar…

Bastırdım kalan paralarımı…

En batısından en doğusuna, en kuzeyinden en güneyine tarayıverdim…

Oh olsun…

Lâf aramızda bu arada konser teklifleri de aldım yani…

Cairns, Melbourne ve Sydney’deki Türklerle tanışmak şans oldu.

Kurtarılmış kıtada herkes mutlu mesut yaşıyor… Devletmiş, hükümetmiş, orada neler oluyormuş kimsenin umuru değil…

Dünyadan tecrit taksicisi de, garsonu da, şusu da, busu da hayatından memnun. Ve tabii ki göçmenler de. Belli ki her sektörde bir devlet garantisi olmanın huzurunu yaşıyorlar. Ne diyeyim helâl olsun. Artık sınırlama getirmişler göçmenliğe de. Bizim Osmanlı orayı burayı talan edip haremle uğraşırken, İngiliz kurnazı sanayi devrimini becerip dünyayı fethe çıkmış. Fethetmediği ya da sömürmediği nadir ülkelerden biriyiz. Hele hele şu Avustralya ve Tasmanya’da İngiliz aksanıyla hövy hövy konuşan Hintlileri gördükçe daha da delleniyorum…

Kraliçe’nin kuzuları, İngiliz oyunuyla Çanakkale’de yavrularını kaybetmenin gizli utancını yaşıyor olmalılar ki sanki daha bir kalender, daha bir pufuduk olmuşlar. Tabii renk vermiyorlar. Hatta Russel Crowe’un filmindeki söylemiyle, “Biz toprak için değil, ilkelerimiz için savaşırız” diyorlar. Biz de yedik…

Sömürgeci İngiliz’in Avustralya’sı veya Tasmanya’sı rahatlıkta ve hesaplılıkta ve tabii bize göre pahalılıkta diz boyu…

Elbette toplum disiplini açısından takdir etmemek mümkün değil…

Her toplum önce kendi geleneksel kültürleriyle var olur, gelişir, sonra uluslararası arenada söz sahibi olur. Tabii kendi güçleriyle oluşturdukları ilim ve üretkenlik ile...

Ama sömürgeciler buna müsaade etmez. Bu toprakların gerçek sahipleri Aborjinler, burada azınlık olarak asimile olmuşlar. Tamam devlet onlara maaş, özel klinikler ve dernekler veriyor, güya korumaya almış görünüyor olsa da onlar kendi topraklarında yabancı olmanın kahrıyla yaşıyorlar. Çalışmıyor, içki, sigara, uyuşturucu bağımlısı olup şişmanlamakla meşguller.

Çok konuştum, biraz da teknik bilgi ile sonlandıralım…

Avustralya’ya 240 km uzaklıkta, 68300 km kare kimi yerde 64519 km kare yazıyor yüzölçümünde. Hollandalı Abel Tasman tarafından keşfedilmiş bir ada. Nüfusu 450 bin civarında. Güneydoğudaki Başkent Hobart yukarda da yazdığım gibi son sayımlara göre 220bin civarında. Esas sahipleri 40bin yıl önceden Aborjinler tabii. 20 bin yıl önceki buzul çağından sonra okyanus seviyesi yükselince bu topraklar adaya dönüşmüş. İngilizler 1804’te gelmiş, iklimi ve pozisyonu sebebiyle ceza kolonisi olarak kullanmışlar. 1825’te baskıcı vali George Arthur ile adada yaşayan Aborjinler büyük ölçüde katledilmiş. 1853’de suçlu götürülmesi durdurulan adada Arthur, hükümlülere korkunç şeyler yapmış, uzun yıllar İngilizce konuşulan dünyanın en berbat yeri olarak bilinmiş. Arthur’un soykırımından kurtulabilenler de misyonerlere teslim edilmiş. Misyonerler de kendi zırvalarını bu insanlara aşılamayı becerememiş. Son safkan Aborjin 1876’da ölmüş zaten. Sonraki yüzyılda Tasmanya, insan ve doğa’nın iç içe olduğu huzur ve barış adası haline gelmiş. İlk hidroelektrik santrali 80 yıl kadar önce yapılmış.

İklim: Dört mevsimi birkaç uç değer dışında ılık yaşayan bir yer burası. Meselâ Hobart, olsa olsa Antalya’dan biraz daha soğukmuş. Yazın günde 7-8 saat, kışın da bunun yarısı kadar güneş ışığı alıyormuş. En fazla yağış da Temmuz-Ekim arasında oluyormuş. Ülkenin vahşi ve seyrek nüfuslu batı sahili ise doğu sahilinden dört kat daha fazla yağış alıyormuş ve ortalama yaz sıcaklığı 16 derece’yi geçmiyormuş. En ünlü doğal çekim merkezleri Güneybatı ıssızlığı, Kuzey dağları ve doğu sahili imiş. Ekonomisi tarıma, ormancılığa ve hidroelektriğe dayanmaktaymış. Modern Tasmanya’lılar Tassie’ler deniyor, Avustralyalılardan farklı bir ırkmışlar. Avustralya-Yeni Zelanda karışımı bir görüntü sergiliyorlarmış. Özellikle Queensland veya kuzey bölgesindeki Tassie’ler ile diğer Avrupa kökenli Anglosakson beyazların kendi acılı geçmişleri ve adalılığın getirisiyle ayrı bir duyarlılığa ve karaktere sahip oldukları söylenmekte ve hatta anakara Avustralyalılarla dalga geçtikleri anlatılmakta.

banner29
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.