Bazı insanlar vardır yaşar, planlar ve yaratır. Bu sözleri Japonya’nın en iyi yönetmenlerinden Akira Kurosawa, “İyi bir yönetmen, iyi bir senaryo ile bir başyapıt üretebilir. Aynı senaryo ile vasat bir yönetmen, ancak sıradan bir film yapabilir. Fakat kötü bir senaryo ile çok iyi bir yönetmen bile iyi bir film yapamaz.” diye ifade eder. Sevgili arkadaşım İhsan Taş, disiplini, yaratıcılığı, güvenirliği ve seçiciliği ile sinema sektöründe yerini almış yapımcı ve yönetmen kimliğini hakkıyla elde etmiş biri. Kendisiyle yapmış olduğumuz keyifli sohbette öyle noktalara dokunduk ki, sinema sektörünün eksiklerinden gelişmesine, iyilerinden kötülerine, kısacası sanatın bam teline bir dokunduk pir dokunduk.

Sizi tanıyabilir miyiz?

Ben İhsan Taş... 1980 yılında Batman ‘da dünyaya geldim. 1996’dan beri İstanbul’da yaşıyorum.

Sinemaya nasıl başladınız?

Ben tam bir sinema aşığıyım. Sanatla hep iç içeydim zaten. Yeşilçam’ın o saf ve samimi filmleriyle büyüdüm. Yani, çocukluğumdan beri hep hayalini kurduğum bir şeydi sinema. Ama nereden ve nasıl başlayacağımı bilemiyordum. Bir gün arkadaşlarla kendi aramızda konuşurken bana bir senaryo sunuldu. Konusu beni o kadar etkiledi ki “Bunu kesinlikle çekmeliyim dedim” ve o filmi çekmeye karar verdim. İşte o film “Kaçış 1950” idi.

Sizi film yapmaya iten sebepler neler?

Bana göre dünyanın en güzel mesleğidir sinema. Sinemanın dini, dili, ırkı olmaz. Sinema evrenseldir. Çünkü sinema gelecek kuşaklara bırakılacak en güzel canlı mektuplardır bence. Düşünebiliyor musunuz, siz bir eser hayata geçiriyorsunuz ve hiç tanımadığınız, yüzünü dahi göremediğiniz, dünyanın bir diğer ucundaki başka birileri yaptığınız eseri izleyebiliyor. Düşüncelerinizi ve yapmak istediklerinizi anlayabiliyor. Her insan sevdiği, huzur bulduğu mesleği yapmalı diyerek 2012 yılında kendi şirketimi Taş Film’i kurdum ve sevdiğim mesleği yapmaya başladım. İşte tam da böyle başladı benim sinema maceram.

“Kaçış 1950” filmi sizin ilk filminiz. Hangi insanların, nasıl yaşanmışlıkların öyküsünü anlattınız?

Filmimiz Bulgaristan’dan Türkiye’ye kaçmaya çalışan 3 Türk gencinin hayat hikâyesini konu alıyor. Senaryo gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak yazılmıştı. Senaryoyu ilk okuduğumda orada yaşayan insanların çektikleri acılar beni çok etkiledi. Bana göre filmler aynı zamanda yaşanmışlıkları da anlatmalı, bilinmeyenleri de öğretmeli.

Ardından hangi yapımlara imza attınız?

“Kaçış 1950” filmimiz 10 Nisan 2015 yılında vizyona girdi. Hemen ardından “Temel ile Dursun İstanbul’da” filmini çektik, 5 Şubat 2016’da vizyona girdi. Onunda hemen peşinden “Parayı Bulduk” filmini çektik, o da 29 Aralık 2017’de vizyona girdi. Yani arka arkaya 3 yılda, 3 film çekip vizyona koyduk.

Hikâyelerinizi oluştururken beslenme kaynaklarınız nelerdir? Hikâyenin geliştirilmesi sürecinde nelere özellikle dikkat edersiniz?

Hikâyelerimi oluştururken, hikâyenin temelinin sağlam olmasına özen gösteriyorum. Nasıl ki temeli sağlam olmayan bir inşaat çökmeye mahkûmsa, sinemada da iyi bir projenin ilk adımı sağlam hikâyedir. Ardından iyi oyuncular, iyi dağıtım ve iyi reklam. Bu taşları sağlam yerine oturtursanız başarı kendiliğinden gelir zaten. Bunları söylerken çektiğim 3 filmde edindiğim tecrübelere dayanarak söylüyorum.

Oyuncu seçimlerinden bahsedebilir misiniz? Bilinen oyuncularla daha evvel hiç bir arada görmediğimiz oyuncuların bir arada olduğu filmler. Neye göre seçtiniz oyuncularınızı?

Hangi işi yaparsanız yapın, her şeyden önce iyi bir insan olmak lazım bence. Çünkü iyi bir insan olduğunuzda mesleğiniz her ne olursa olsun, başarı kendiliğinden geliyor zaten. Onun için bende oyuncu seçimlerine başlarken, seçtiğim kişilerin her şeyden önce üstün ahlaklı kişiler ve profesyonel olmalarına dikkat ederim. Bütün projelerimde hem yeni yüzlere şans vererek destek oldum, hem günümüzün popüler isimlerini oynattım, hem de Yeşilçam’ın emektar oyuncularına da yer vererek üç kuşağı bir araya getirmeye çalıştım. Her yapımcı çektiği projelerde bir tane bile Yeşilçam emektarlarına yer verse, o sokaklarda ölen sanatçılarımızın acı haberlerini almayız ve mutluca sevdiği işi yapmış olmalarını sağlarlar diye düşünüyorum.

“Temel ve Dursun İstanbul’da” filminizde Wilma Elles ile çalıştınız. Kendisiyle çalışmaya nasıl karar verdiniz?

“Temel ve Dursun İstanbul’da filmimiz isminden de anlaşılacağı gibi Karadenizli Temel’in İstanbul’da başından geçenleri konu alıyor. Daha önceden tanıştığım ve oyunculuğunu çok beğendiğim Wilma Elles’e senaryoyu yolladım okuması için, o da senaryoyu beğendiğini söyleyip fikirlerini paylaşınca birlikte çalışmaya başladık. İyi de oldu. Hem o, hem de biz sette çok eğlendik ve çok keyifli bir set ortamı paylaştık beraber.

Artık günümüzde çok fazla film çekiliyor, film çekmek için imkânların çoğalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu an teknolojide gelinen noktaya bakıldığında, bana göre Türk Sineması hak ettiği yerde değil. Bir toplumun kültür seviyesinin artmasında sanatın, özellikle de sinemanın önemi çok büyüktür. Sanattan uzak ve gişeye odaklı filmler yapılıyor daha çok maalesef. Argo kelimeler ve bel altı şakalarla iş yapabileceklerini düşünerek kaliteyi iyice düşürüyorlar. Hayatımın hiç bir döneminde para denilen kâğıt parçalarına, önemli bir yer vermedim hayatımda. Onun için yaptığım filmin gişesi olacak veya olmayacak diye her hangi bir kaygım olmadı hiç bir zaman. Şu ana kadar 3 tane film çektim ve her yaptığım film bir öncekinden daha iyi oldu çok şükür. Hem gişe anlamında, hem de reyting olarak. Bu da yaptığımız işte doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Daha başarılı projelere doğru emin adımlarla ilerliyoruz.

Sizce Türkiye’de film eleştirisi yapılmıyor mu? Filmlerinize olumlu ya da olumsuz nasıl eleştiriler geldi?

Eleştiriler eskiden daha kaliteli yapılıyordu bana göre. Bir filme eleştiri yapan kişi, o konuda bilgi sahibi ve işinin ehli kişilerdi eskiden. Köşe yazarları, sinema eleştirmenleri… Bu işi mesleği olduğu için yapıyor ve haklı olduğunda eleştirisini yapıyordu. O filmlerin ne zahmetlerle çekildiğini biliyorlardı çünkü. Oysaki şimdi herkesin elinde bir cep telefonu ve herkes bir sinema eleştirmeni gibi, bir köşe yazarı gibi, insanlar o filmi hayata geçirene kadar ne emekler vermişler, hiç umursamadan film hakkında olumsuz yorumlar yapılabiliyorlar maalesef. İzlediğiniz bir şeyi çok beğenirsiniz, başkası beğenmeyebilir… Bu gayet normal… Hakaret boyutuna ulaşmayacak şekildeki, eleştirilere açığım tabi... Eleştirilere kulağımızı tıkarsak doğruyu bulamayız ki.

Yurtiçi ve yurtdışındaki festivallerle ilgili hayal ettiğin bir şey var mı?

Daha önce bir kaç tane plaket almıştım. Elazığ Çayda Çıra Film Festivali, Bal-Göç (Bulgaristan Göçmenleri Derneği) ve Frankfurt Türk Filmleri Festivalinde, filmimiz Festivalin açılış filmi olarak gösterilmişti. 5 yıl aradan sonra, bir ödül de Bulgaristan’dan geldi daha yeni. Ardino Belediye Başkanı Sayın Resmi Murat Bey bu nazik davranışıyla, bizleri onore ettiler. Göstermiş oldukları bu ince davranışlarından dolayı bende şahsım ve tüm ekibim adına kendilerine teşekkürlerimi sunuyorum. Tabii ki hedefimiz ileride kaliteli projeler hayata geçirerek, ekip olarak kırmızı halıda ülkemizi en iyi şekilde temsil etmek. Umarım o günlerimiz de olur.

Peki, etkilendiğiniz yönetmen veya yönetmenler var mı?

Türk Sinemasında Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz ve Şerif Gören keyifle filmlerini izlediğim yönetmenler. Yaptıkları filmleri onca imkânsızlığa rağmen o kadar güzel çekmişler ki, hala bile büyük bir keyifle izliyorum.

Kısa vadede karşımıza çıkacak yeni projeleriniz var mı? Bize biraz tüyo verebilir misiniz?

İki tane projem var. Biri komedi bir yol hikâyesi, diğeri ise “Dedemin Gözyaşları” isimli bir dram filmi... Bir Dede ile lösemi hastası torununun hikâyesini konu alan duygusal bir proje. İnsanları hem ağlatacağız, hem de ağlatırken tebessüm ettireceğiz sanırım bu projeyle. Erken teşhisin önemine de vurgu yapan çok güzel bir sosyal sorumluluk projesi... Bu projede o hastalığa yakalanıp, hastalığı yenen kişilerde var, gerçek doktor ve hemşirelerde var. Hepsi de projeye katkı sağlamak amacıyla gönüllü yer alacaklarını söylediler. Bu projenin aynı zamanda kitabını da çıkartacağız. Yazım aşaması bitti, son ufak tefek rötuşlar kaldı. Hem kitabın tüm gelirlerini, hem de filmin gişe gelirlerinin bir kısmını lösemili çocukların tedavisine bağışlayacağız. Bu benim gurur projem olacak, onun için ona çok özen gösteriyorum. Bu projeyle gerek yurt içi, gerekse de yurt dışında ülkemizi gururla temsil edeceğimize inanıyorum. Benim sinematografimde de çok özel bir yeri olacağına inandığım bir proje olacak inşallah.

Yönetmen Zeki Demirkubuz bir röportajında yönetmenlerin röportaj vermemelerini, çünkü yaptıkları filmin gizemini üç beş kelime ile öldürüyorlar demiş. Siz bu sözlere katılıyor musunuz?

Bunu neye istinaden demiş bilemem ama bana göre yönetmen projesi hakkında pek tabii konuşabilir. Hem konuya daha hâkim, hem de projesini en iyi ifade edecek kişi kendisidir. Bende mümkün olmadıkça videolu röportaj vermiyorum, ama benim ki yapımdan dolayı. Kameraları ne zaman görsem heyecanlanıyorum, elim ayağıma dolanır. Sanki ilk defa âşık olmuşumda, sevgilimle buluşmaya gidiyormuşum gibi oluyorum her defasında. Yani öyle enteresan ve büyük bir aşk var kamera ile benim aramda. 20 yıla yakındır tanışıyoruz kendisiyle, ama ilk günkü gibi heyecanım devam ediyor hala. Benimde videolu röportaj vermeme sebebim bu mesela.

İhsan Taş nasıl biri? Hayalci mi, yoksa çok ciddi biri mi?

Hayatın gerçekleri tartışılmaz hiç şüphesiz ama hayal kurmak ta güzeldir. Hayal kuramadan yaşayamaz ki insan. Hayal kuran insanlardan zarar gelmez bence. Hayal kuran insanlar, güzel insanlardır. Keşke herkes hayal kurabilse ve o hayalinin peşinden giderek onu gerçekleştirebilse. İnsanın sevdiği mesleği yapması kadar güzel bir şey olabilir mi?

Son olarak, sette ekiple bağınız nasıl, mesafeli mi duruyorsunuz yoksa samimi mi?

Sette tabii ki bir disiplin oluyor, herkesin güvenliği ve huzuru için. Disiplin olmadan başarı da olmaz. Sette yüzlerce kişi yer alıyor ve hepsinden sorumlusunuz. Tabii ki işinizi ciddiyetle yapmalısınız. Sete başlarken, yola çıktığımız tüm ekibi ailem gibi görürüm. Bireysel mutluluğu kesinlikle reddeden bir yapım vardır. Yanımdaki insanlar mutsuzsa benim mutlu olmamın hiçbir önemi yok, bende mutlu olamıyorum o zaman. Yanınızdaki kişi mutsuzsa, nasıl gülebilirisiniz ki? İnanılmaz sahiplenici bir yapım vardır. Türkiye’nin en zengin insanlarından biriyim bana göre. Zengin olmak ve varlıklı olmak çok farklı şeyler. Çok varlıklısınızdır belki ama etrafınızda kimseler yoksa bana göre dünyanın en fakirisinizdir. Ben belki çok varlıklı değilim ama çok zengin olduğumu düşünüyorum. Çünkü başkalarının parayla çözemeyeceği şeylerin çok daha fazlasını hatırla çözebiliyorum çok şükür. Etrafıma faydalı olabiliyorum. Etrafına faydası olmayan insanları, meyve vermeyen kuru bir ağaç olarak görüyorum. Etrafındakilere, topluma faydan dokunmadıktan sonra neye yarar ki insan. Tabii ki bende asla dostlarımı kırmam. Elimdeki tüm imkânlarla yardımcı olmaya çalışırım bende.

Çok teşekkür ederim hoş bir röportaj oldu... İşlerinizde “sinema tadında” keyifli ve bol ödüllü çalışmalar diliyoruz.

Ben teşekkür ederim size ve tüm ekibinize.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.