Bu yazımda çok özel birinin çok özel açıklamaları yer alıyor. Kendisini tanıdıkça saygım ve sevgim daha da çoğalıyor. Hani derler ya “derya” gibi bence bu kelime onu anlatmaya az bile. Efsanevi Hey Dergisi’ne uzun yıllar çevirmen, muhabir, istihbarat şefi, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak hizmet eden ve yazdığı kitapları yok satan bir üstad o. Evet bu isim duayen gazeteci ve yazar Hulusi Tunca. Kendisiyle samimi ve olabildiğince net cevaplar aldığım 70’leri, 80’leri 90’ları ve o zamanın sanatçılarını daha yakından tanımımızı sağlayacak, yazdığı yakın zamanda okuyucularıyla paylaşacağı “ Bir Hey Masalı” kitabına dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Türkiye’de yetmişlerde, seksenlerde 7’den 70’e herkesin gönül bağı kurduğu Hey Dergisi sizin için neler ifade ediyordu?

Hey’in benim hayatımdaki önemi HÖ ve HS diye ikiye ayrılır yani; Hulusi’den Önce ve Hulusi’den sonra.. HÖ; Hey bir ‘abi’ydi… O zamanlar Batı Müziği’ne susamış biz bir grup radyo dinleyici istekçisi (ki ben Beykoz’dan Hulusi olarak anılırdım) liseli genç, Pavlonya adında bir grup kurmuş müzik hakkında bilmek öğrenmek istediklerimizi İngiliz Melody Maker, New Musical Express, Alman Bravo, Fransız Salut Les Copain gibi dergilerden son derece kısıtlı olanaklarla almaya çalışırdık. Bir kere yabancı dilimiz çok zayıftı, ikincisi dergiler çok pahalıydı ve çoğunluğumuz memur çocuklarıydık. Dergileri dönüşümlü olarak aldığımız olurdu. Hey’in çıkacağını öğrendiğimizde hepimiz çocuklar gibi sevindik. Artık bize tüm isteklerimizi karşılayacak, bilgilendirecek bir ‘abi’miz oluyordu. 17 Kasım 1971. O ‘abi’ çıktı geldi. Dört elle sarıldık.

Haydarpaşa Lisesi’nde okuyordum ve Cumartesi günleri okul çıkışı (evet Cumartesi de okul vardı öğleye kadar) doğru Harem’e. Oradan arabalı vapur ile Sirkeci’ye, oradan Cağaloğlu yokuşunu tırmanıp Nuruosmaniye Caddesi’ndeki Milliyet’e. Hey, Milliyet’in ikinci katındaydı ve bir avuç eleman ile çıkartılıyordu. Derginin çeşitli köşelerine yazdığım mektupları postaya vermek yerine elimle veriyordum oradaki görevliye. Her hafta gittiğim için artık onlarda biri gibiydim ve hep içimden geçirirdim şu masalardan birinde de ben otursam diye. Her gidişimde ‘Ooo Beykoz’dan Hulusi hoş geldin’ diye karşılanmam beni çok mutlu ediyordu.

Rüçhan Çamay’ın şarkısındaki gibi ‘Para Parra Parrra’… Para lazımdı… Gününü unuttum, geceleri saat 10’da İpana’nın 11 Soru Bilgi Yarışması yayınlanıyordu radyoda haftada bir gün. Ödül; 11 bin TL. Çok iyi para… Batı Müziği dalında ilk elemeye katıldım. Üç kişiydik. Ve elemeyi Hey’in Yazı İşleri Müdürü ‘rahmetli’ Yener Süsoy yapıyordu. Ben kazandım. Çağrılan günde gittim. Jüride ‘üçü de rahmetli’ Yener Süsoy, Erol Büyükburç ve Şenay, sahnede sunucu Orhan Boran (o da rahmetli). Orhan Abi minik bir söyleşiden sonra aldı beni telefon kulübesine benzer bir cam kulübeye.

-İlk sorunuz geliyor: Ayla Algan geçtiğimiz günlerde Paris Olympia’da bir konser verdi. Ona eşlik eden 45 kişilik büyük orkestrada iki de Türk vardı. Kimlerdi?

-Cevap veriyorum. Orkestrayı Timur Selçuk yönetiyordu. İkinci.. Eee.. Eee..

Gonggggg!

-Üzülerek sizi dışarıya alıyorum. Cemil Demirsipahi idi ikinci Türk müzisyen.

Boynum bükük elimde 5 paket İpana. Evin yolunu tutmadan önce Yener Süsoy’a bir teşekkür edeyim dedim. Kalan 10 soruyu sordum. 10’una da doğru cevap verdim. Ama nafile. İş işten geçmişti. Yok yok geçmemiş. Meğer iş ondan sonra başlıyormuş. Yener Abi ’Haftaya Hey’e bi uğrasana’ dedi.

Uğradım. Yener Abi Doğan Abi’ye (Doğan Şener, Hey’in kurucusu) yarışmayı anlattı. Ve Doğan Abi ‘Bizimle çalışır mısın?’ demedi.

-Yarın gel başla dedi. Bundan daha büyük bir ödül olabilir miydi?

Hey maceram böyle başladı. Ve tabii HS (Hulusi’den Sonra) Hey Dönemi. Artık ‘abi’ yok bir ‘kardeş’ vardı. Kısa bir süre sonra ‘evlat’ olacaktı. Evet Hey; evladım gibi olmuştu. Ona öylesine bağlı, öylesine içime sokmuş, iyi bir evlat olarak yetişmesi için elimden geleni yaptığım bir evlat. Çünkü görevi büyüktü; Türk gençlerini hem her konuda bilinçlendirecek hem de müzik hakkında bilgi verecekti.

“HEY DERGİSİ SANATÇILAR İÇİN YOL GÖSTERİCİYDİ”

İlham İrem’in dediği gibi “Altın Çağın Kara Kutusu” muydu?

70’ler ve 80’ler kitaplarım için görüş aldığım, “Hey hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğum sanatçılardan sevgili İlhan İrem yukarıdaki cümleyi yazmıştı.

Gerçekten de Türk Pop Müziği’nin fırtına gibi estiği 70’li ve 80’li yıllar Hey’den sorulurdu. Nasıl ki yine o yıllarda sinemanın Ses dergisinden sorulduğu gibi. Hey aynı zamanda sanatçılar için de bir yol gösterici idi. Hey’de bırakın kapak poster olmayı, Haber sayfasında minicik bir haberinizin bile yer alması o hafta herkesin sizden söz etmesine neden olurdu. Hey; İlhan’ın dediği gibi öylesine bir kara kutuydu ki. Her şey içinde saklıydı. Çoğunu kimseler bilmezdi. Çünkü Doğan Şener bize şöyle öğretmişti:

-Bizi öncelikle şarkıcıların plak stüdyosu çalışmaları ve konserleri, film artistlerinin de film setleri ilgilendirir. Özel hayatları ondan sonra gelir.

İşte bu prensiple 25 yıl ayakta durdu Hey.

70’li ve 80’li yılların müzik tarihine etkisi nasıl olmuştur?

Hey yayın hayatına başladıktan kısa bir süre sonra özellikle Hollanda muhabiri Kamuran Sümercan’ın girişimleriyle dönemin dünya çapındaki şarkıcı ve topluluklarını konserler vermek üzere Türkiye’ye getirdi. Bu konserlerde ön grup olarak ‘bizimkiler’ de çıktı ve bizimkiler onlardan çok şeyler öğrendi, onlar bizimkilerden. Bir çeşit müzik mübadelesi (değişimi). Örneğin yabancı konuklar ülkelerine dönerken bagajlarında mutlaka bağlama, ud, kanun gibi enstrümanlarımızla pek çok Türk plağını da götürüyorlardı. Ve bizimkiler öğrendikleriyle hep daha iyisini yapmaya yöneliyor ve böylece kazanan da Türk pop müziği oluyordu.

Hey Dergisi’nin Türkiye’nin popüler kültürüne katkısı nasıl olmuştur?

Hey’in Türkiye’nin popüler kültürüne katkısı, müzik eliyle, yoluyla oldu. Hey sadece Pop Müzik sanatçılarına yer veren bir dergi değildi. Hep ikinci planda kalmış Halk müziği sanatçıları, aşıklar ilk Hey’de kendilerine yer buldular. Veysel’ler, Mahzuni’ler, Ertaş’lar hep Hey ile tanıttılar kendilerini müzikseverlere ve popçulara. Öyle ki bir zaman gelip de Anadolu Pop Rock fırtınasının esmesinde Barış Manço’ların, Cem Karaca’ların, Edip Akbayram’ların, Ersen’lerin, Erkin Koray’ların, Moğollar’ın, türkülere eğilmesi, repertuvarlarına almaları çok önemli bir adım ve gelişmeydi.

Size göre Hey Dergisi’nin en önemli dönemi yetmişler miydi?

70’ler ve 80’lerin ilk yarısı (12 Eylül darbesine kadar olan dönem). 70’ler Türk pop müzik tarihinde en çok grup kurulan, orkestra kurulan, şarkıcı yetişen yıllar olmuştu. Ve bunda en büyük katkı da Milliyet’in düzenlediği Türkiye Liselararası Müzik Yarışması idi. Bu yarışmaya katılıp da, kendilerini bir anda Cem Karaca’nın, Barış Manço’nun, Ersen’in, Edip Akbayram’ın gruplarında ya da büyük orkestralarda bulmayan genç liseli yok gibiydi. Hele ki bir ara Kurtalan Ekspres’in tamamı neredeyse bu yarışmanın müdavimlerinden Kadıköy Ticaret Lisesi elemanlarından oluşmuştu.

Hulusi Tunca ile Yetmişler ve Seksenler kitaplarını yazmak fikri nasıl doğdu?

Türk pop müziği nasıl doğdu, nasıl ve kimlerin omuzlarında gelişti yetişti? Bu konuda neler yapıldı? Kim ne katkıda bulundu? Türk Pop Müziği denildiğinde mimarları arasında kimler sayılmalıydı? Kimler ihanet etti? Bütün bunları gelecek kuşaklara taşıyacak, anlatacak biri çıkmalıydı. Cesurca çıktım ortaya ve ‘kara kutu’nun yazma dediklerinin dışında bütün bildiklerimi yazdım. Genç kuşak bunlardan nasipleniyorsa ne mutlu bana.

Bu arada bu üçlemenin üçüncü kitabı Bir Hey Masalı da yakında geliyor. Yıllardır üzerinde çalışıyordum, nihayet bitirdim. Bu kitabı okuyanlar da Hey Dergisi ile birlikte 70’leri 80’leri 90’ları ve o yılların sanatçılarını daha yakından tanıma, öğrenme olanağı bulacaklar. Kütüphanelerine müzikli bir ansiklopedi eklemiş olacaklar.

Bugünün magazin basınının bir değerlendirmesini yapar mısınız? Bazı söylemlerinizden çıkardığıma göre Demet Akalın’a biraz takıksınız. Magazinde sürekli yer alması, her yaptığının olay olması sizce gerçek magazin mi?

Bugünün yazılı ve görsel medyasındaki magazin basınının ‘müdürleri’ ki mutlaka bir genel yayın yönetmenine karşı sorumlular, piyasanın gerektirdiği şartları yerine getirmeye çalışıyorlar. Hepsi de sevdiğim kardeşlerim. Ama sabah toplantısında büyük müdür çıkıp da;

-Bu haber neden bizde yok? Sorusunun ezilmişliğine katlanmamak için onlar da muhabirlere sesleniyorlar:

-Bu haber neden bizde yok?.

Olmayan haber dedikleri de bir önceki gece ‘yakalanan’ bir çift. İnanın kimseleri ilgilendirmeyen bir haber.

Eee bizim gece muhabiri kardeşlerim de akşam toplanıyorlar bir yerde. Hepsi birer mekan seçiyorlar. Gece bitimi tekrar o yerde buluşup, çektikleri resimleri birbirleri ile paylaşıyorlar. Böylece kimse haber atlamamış oluyor. Doğru mu yapıyorlar? Valla garip bir cümle olacak ama doğru değil. Doğru değil ama doğrusu da bu kanımca.

Demet Akalın’a gelince… Yok yok valla ona karşı bir takıntım yok.

“HADİSE’NİN SAHTE OLDUĞU HER HALİNDEN BELLİ. KAHKALARI Kİ BADEMCİKLERİNİ GÖRMEK ZORUNDA DEĞİLİM”

Takıntılı olduklarınız var mı?

Olmaz mı… Fatih Ürek’in ‘Kaynanalar’ı. Zuhal Topal’ın yemek düşkünlüğü ki gerçekten muhteşem boyutlarda; geçen gün ıspanaklı diyet böreğinin üzerine bir parça çikolata koyup anında mideye indirdi ve üzülerek söylüyorum ağzını şapırdatması. Ayrıca onun da ‘Kaynanalar’ı. Kanal D Ana Haber’e yeni getirilen kızımızın birden ‘Ne oldum ben’ demesi. Hadise’nin sahte olduğu her halinden belli! Kahkahaları ki bademciklerini görmek zorunda değilim. Beyaz TV’nin sabah şekerleri iki kızımızın ‘her işi biz biliriz’ edaları, tafraları, kimi zaman kendilerini oraya atıp gerdan kırıp, bel bükmeleri… Valla ilk aklıma gelenler. Hani müzik mi? Müzik ve onu yapacak müzikçi hala var mı?

Peki ya takdir ettikleriniz?

Örnekler yine televizyondan olacak; sabahları (hafta sonu) İbrahim Sadri, sabah akşam Mesut Yar, yakışıklı İsmail Küçükkaya, Son Durak’ta Melih Altınok, ortalıkta gözükmeyen Murat Güloğlu. Gerçekten de severek izlediğim haber spiker sunucuları. İbrahim Sadri’ye minik bir not; muhabir kızlarına bayılıyorum hepsi de gerçek birer gazeteci. Ve bu yıl Kırıkkale Üniversitesi Radyo Televizyon bölümünden mezun olacak olan kızım Ecem Naz’ı şimdiden onların arasında görüyorum bilgin olsun, bir yere yaz lütfen. Müzik derseniz… Gene yok…

“DENİZ SEKİ’Yİ DİNLERKEN GÖZYAŞLARIM DUMAN OLDU”

Müzikten hiç mi yok?

Bu ‘Hiç mi yok’ beni öylesine güldürür ki; adam bakkala giriyor. ‘Süt alacaktım’… Abi yok… ‘Hiç mi yok…’

Ama müzikte var var… Geçen gece TV8’de Eser Yenenler’in yeni talk şovunda Deniz Seki’yi izledim, dinledim. Bir Bozlak söyledi. İçim eridi, bitti, kül oldu. Gözyaşlarım duman oldu. ‘Kesin Neşet Ertaş’tan’ dedim kendi kendime. Türkü bitince Eser de sordu ‘Neşet Usta’dan mı?’ diye. Değilmiş. Deniz’in bestesi imiş… Bu eseri müziğimize kazandırdığı için Deniz Seki’yi iki kere öpüyorum.

O zamanki sanatçılarla, şimdiki sanatçıları karşılaştırmanızı istesem ne dersiniz?

Kusura bakmayın sevgili Özlem ama ne mi olur? ‘Ayıp olur’. Binbir güçlükle eser üreten ve ürettikleri eserlerle o zamanın müziğine adlarını yazdıran sahici müzikçilerimizle, artık hiçbir eser bulamadıkları için o yılların eserlerini cover diye ısıtıp ısıtıp önümüze getiren, saygıdan, sevgiden uzak bugünün gençlerini eskilerle kıyaslarsam gerçekten ayıp olur. Günümüzün birkaç sahici genç müzikçisi elbette sözümden dışarı... Sözüm meclisten dışarı…

Hey Dergisi, Türk pop müziğinin öncüsüydü. Uzun bir dönem kapılarınızı arabesk müziğe kapamıştınız. Zerrin Özer’in o dönem arabesk albüm yapması ve derginizin bu konuda aleyhte yayınlar yapmasını bugün baktığınızda nasıl yorumluyorsunuz?

Ağaca’nın Abdi İpekçi’ye sıktığı kurşunlar nasıl ki sadece İpekçi’ye değil aynı zamanda Milliyet’e sıkılmıştı. 12 Eylül’ün gerçek müzik adamlarına getirdiği yasaklar, hapisler, işkenceler, tutuklamalar, cezaevleri gerçekleri de pop müziğe sıkılmış kurşunlardı aynı zamanda. Öyle bir gün geldi ki Hey’e koyacak Popçu bulamaz olduk. Sürekli Barış Manço, Kayahan, Zülfü Livaneli, Ajda Pekkan, İlhan İrem, Yeni Türkü… Eee başka… Başka yok… Mecburen Arabesk’e açtık kapılarımızı… Küçük Ceylan, Küçük Emrah ilk röportajları ile ilk kez Hey’de yer aldılar bilmem hatırlarlar mı? Kapakta İbrahim Tatlıses’ten Ferdi Tayfur’a, Mine Koşan’dan Kibariye’ye kimi ararsanız vardı. Hatta hatta ‘İşte Arabesk’ diye albüm yapan Ersen Dadaşlar’a bile ses çıkartmamıştık biz. Zerrin Özer konusunda bir yanlış anlaşılma olmalı. Çünkü sevgili Zerrin’e değil tavır almak, Hey’in 13 yaş özel sayı kapağını ona ayırmıştık.

O zamanlar kapakta yer almak bir olaydı. Neye göre bir çalışma yapıyordunuz, kapak olmak için size gelen teklifler var mıydı?

Gerçekten de Hey’de kapak olmak bir sanatçı için bir ayrıcalıktı. Onun için yeni bir atlama taşı yeni bir başlangıçtı adeta. Neye göre? O günkü popülerliğine göre… Ya bir plak yapmış, ya bir film çevirmiş, bir konser vermiş, ya da müzik adına önemli bir işe imza atmış biri, eğer ki resimler de pırıl pırılsa kapak olmaya hak kazanmıştı. Kapak olmak için haber gönderenler elbette vardı. Özellikle Unkapanı’ndaki plakçılar aracı yapılıp şöyle haberler geliyordu:

-Yaa bizim Ayşe’nin Fatma’nın Hey’de kapak olma sıraları gelmedi mi?

Cevabımız kısa ve netti:

-Sıraları geldiğinde sizin de haberiniz olur.

80’li yılların ortalarında dergide çoğunluk yabancı müzik yer almış ve dergi giderek etkisini kaybetmeye başlamıştı. Bu süreci neye bağlıyorsunuz?

12 Eylül darbesi pop müzikçilerimizi de vurup hepsi köşelerine çekilince, Türk gençleri de zamanın yabancı Pop müziğine büyük ilgi gösterince açtık kapılarımızı Michael Jackson’a, Madonna’ya, Modern Talking’e, Samantha Fox’a, George Michael’a, Cyndi Lauper’a ve daha yüzlercesine. Dire Straits, Queen, Pink Floyd, Deep Purple, Led Zeppelin, Mark Knofler, Phil Collins, Fredy Mercury yazmayı elbette biz de isterdik ama inanın onlar da yoktu o dönem ortalarda.

Cem Karaca’nın Hey Dergisi’nin kapatılacağı haberini duyduğunda verdiği tepki doğru mu?

Kötü haber tez yayılırmış. Cem Baba telefonda beni aradı aynen şöyle dedi:

-Hey’in kapatılma kararını derhal geri almazlarsa Hey’den bugüne kadar kazandığım bütün Oscar ödüllerimi gelip Cağaloğlu Meydanı’nda yakacağım.

Sonra?

Sonra elbette Cem Karaca, ödüllerine kıyamadı ama Hey’e kıyıldı ve 25 yıla yakın bir süre devam eden yayın bitti.

Sizce bugün neden Hey gibi bir dergi yok? Belki gençliğin tüm eğilimlerini kuşatmak mümkün değil, artık dünya çok renkli, ama bir müzik dergisi bile neden var olamıyor?

Bugün Hey gibi bir dergi yok çünkü olamaz da! Çünkü, o eski günlerden eser yok şimdi. Nerede o eski HEY’ler? Yok! Olamaz da… çünkü Hey’in ilk çıktığı ortamla bugünkü ortam öylesine farklı ki!

-45’lik ve 33’lük plaklar yerini çoktan digital ortamdan indirilen şarkılara bıraktı.

-Doğan Şener’in Hey’de bir cerrah titizliğinde yüzlerce veriye dayanarak hazırladığı müzik listelerinin yerini çıkar ilişkileriyle hazırlanan listeler aldı.

-Müzik dünyasına onlarca şarkıcı, topluluk ve orkestra elemanı armağan eden Hürriyet’in Altın Mikrofon’u ile Milliyet’in Liselerarası Müzik Yarışması çoktan kaldırıldı.

-Her yıl; Türk Müziği’nde Yılın En Sevilen 10 Şarkısı’nı seçip, onları önce bir konserde sonra da bu konserin canlı yayın plağında sunan Milliyet, artık arasından seçim yapacak şarkı bulamaz olu ve son verdi bu anlamlı yarışmaya.

-Bir zamanlar gazetelerini basıldıktan 48 saat sonra ancak okuyabilen Erzurum, Van, Trabzon halkı şimdi gazetelerini basıldığı anda okumaya başladı.

-Batıda gösterime giren bir film, aylar, yıllar sonra değil aynı anda Türkiye sinemalarında kendine seyirci bulabiliyor.

-TRT’nin İstanbul, Ankara, İzmir ve Çukurova radyolarının yanında yüzlerce özel ve yerel radyo çıktı antenlere. Aynı şekilde bir tek TRT TV’sinin yanında artık onlarca ulusal kanal yayına girdi.

-Bir zamanların korkulu rüyası TRT Denetleme Kurulu, işlevini çoktan yitirdi, isteyen istediği yerde yeni çıkardığı şarkısını okuyor şimdi.

Söyleyin dostlar böyle bir ortamda Hey’in de eski tadı tuzu olur mu?

Bugünün Türkçe pop müziği hakkında ne düşünüyorsunuz? Onlarca sanatçının yükselişlerine düşüşlerine tanıklık etmiş bir gazeteci olarak bugün sizi heyecanlandıran şarkıcılar, müzisyenler kimler?

Ne yazık ki artık dinlemiyorum. Yeni çıkan sesler beni kesinlikle heyecanlandırmıyor. Hep aynı yüzler aynı ifadeler aynı şarkılar. Yazık ettiler Türk pop müziğine. Ha bir tek Doğukan Manço’nun babasını eski şarkılarından hazırladığı cover’lar dikkatimi çekiyor ve eski günleri anarak dinliyorum.

Tek kelimeyle anlatın desem...

AJDA PEKKAN: Süperstar

BARIŞ MANÇO: Arkadaş

CEM KARACA: Baba

EDİP AKBAYRAM: Unutulmaz

İLHAN İREM: Dost

TARKAN: Star

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Beyza GÖREN 6 ay önce

GÜZEL VE KALİTELİ BİR SÖYLEŞİ OLMUŞ ÖZLEM HANIM..TEŞEKKÜR EDERİM.. SAYGILAR...